17 Mayıs 2013 Cuma

Beyin natriüretik peptid; koroner arter baypas greftleme; kreatin kinaz; kreatin kinaz-kas ve beyin; desfluran; önkoşullama; propofol; troponin I

Beyin natriüretik peptid; koroner arter baypas greftleme; kreatin kinaz; kreatin kinaz-kas ve beyin; desfluran; önkoşullama; propofol; troponin

Uzm Dr  Hakan  ERGUN  2004 -Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Merkezi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Kliniği



Amaç: Bu çalışmada, koroner arter baypas greft (KABG) cerrahisi uygulanan hastalarda anestezi süresince verilen propofol ve desfluranın hemodinamik parametreler ve miyokardın koruması üzerine etkileri karşılaştırıldı. Çalışma planı: Temmuz 2011 - Ekim 2011 tarihleri arasında kliniğimizde elektif KABG cerrahisi planlanan 60 hasta çalışmaya alındı. Hastalar desfluran grubu (n=30) ve propofol grubu (n=30) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyonundan sonra, ameliyat süresince desfluran %0.5-2 minimal alveoler konsantrasyonda ve propofol 1.5-4 mg/kg/sa. dozlarında verildi. Ayrıca her iki gruba 8-10 μg/kg/sa. fentanil infüzyonu uygulandı. İndüksiyonu takiben Ioc-View ile bilinçsizlik indeks düzeyleri cerrahi anestezik seviyede (40-60) olacak şekilde izlendi. Kardiyopulmoner baypas sırasında, desfluran %0.2-2 minimal alveoler konsantrasyonda, propofol infüzyonu 1 mg/kg/sa. dozunda devam etti. Ameliyat öncesi dönemde ve ameliyat sonrası 0, 6, 12, 18. ve 24. saatlerde troponin I, beyin natriüretik peptid (BNP), kreatin kinaz (CK), kreatin kinaz kas ve beyin (CK-MB) örnekleri alındı. Hemodinamik parametreler kaydedildi. Bulgular: Troponin I, CK, CK-MB ve BNP gibi miyokard hücre hasar belirteçlerinin düzeyleri, desfluran grubuna kıyasla, propofol grubunda daha yüksek idi. Sonuç: Çalışmamızda KABG cerrahisi uygulanan hastalara ameliyat süresince verilen propofol ve desfluran, yeterli anestezi düzeyi ve hemodinamik stabilite sağladı. Desfluranın iskemi riski yüksek olan hastalarda kullanımının daha yararlı olacağı kanısına varıldı.
  • Başa Dön
  • Özet
  • Giriş
  • Yöntemler
  • Bulgular
  • Tartışma
  • Kaynaklar
  • Giriş
    Koroner arter baypas greft (KABG) cerrahisinden sonra gelişen miyokard fonksiyon bozuklukları morbidite ve mortaliteyi ciddi olarak etkilemektedir.[1] Ameliyat sonrası ventrikül fonksiyonları cerrahi revaskülarizasyon kadar miyokardın rezervi ve ameliyat boyunca miyokard korunmasından etkilenmektedir.[2] Kardiyak pompa yetersizliğinin en önemli nedenlerinden biri iskemik kardiyak arest ve reperfüzyon sırasında oluşan miyokard hasarıdır. Miyokard koruma tekniklerinin yanı sıra anestezik maddeler ile oluşturulan anestezik önkoşullama da bu süreçte önem kazanmaktadır.[3] Anestezik ilaçlar, iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine hem elektriksel hem de enflamatuvar dönemde koruyucu etkilere sahiptir.[3] İnhalasyon anestezikleri, iskemik önkoşullamayı taklit ederek ve reperfüzyon hasarının olumsuz etkilerini azaltarak miyokardı iskemiye karşı korumaktadır.[4,5] İnhalasyon ilaçları doza bağlı olarak arter basıncını düşürür ve miyokard kontraktilitesini baskılar. Endotelyal KATP (adenozin trifosfatine bağımlı K+ kanalları) kanallarını aktive ederek koroner vazodilatasyona neden olur, elektrofizyolojik işlevi düzenler ve nitrik oksit (NO) salınımına yol açarlar. Nitrik oksit salınımındaki artış adezyon moleküllerinin ekspresyonunu engelleyerek lökositlerin adezyonunu ve migrasyonunu engeller. Bu şekilde enflamatuvar yanıt engellenmiş olur.[6] İnhalasyon anesteziklerinin miyokard korunmasında önemli olabilecek gen ve protein sentezini de etkilediği savunulmaktadır.[7] Günümüzde kalp cerrahisinde kullanılan anestezi protokolleri; opioid grubu ilaçlarla birlikte propofol gibi hipnotik ajanların birlikte verildiği total intravenöz anestezi (TİVA) yöntemi ya da TİVA ile birlikte gerektiğinde inhalasyon anesteziklerinin verilmesi ya da sadece opioidlerle inhalasyon anesteziklerinin birlikte verilmesi şeklindedir. Bu protokollerin kardiyak fonksiyonlar üzerine olan etkilerini araştıran çeşitli çalışmalar vardır.[8] İnhalasyon anesteziklerinin oluşturduğu önkoşullama ile ilgili çalışmalar en çok sevofluran ile yapılmıştır.[4,5,9] Sevofluranın TİVA yöntemi ile karşılaştırıldığı çalışmalarda; sevofluran grubunda kardiyak fonksiyonların daha iyi, serum troponin I seviyelerinin daha düşük ve yoğun bakımda kalış sürelerinin daha kısa olduğu gösterilmiştir.[9,10] Çalışmamızda kullanmış olduğumuz desfluran, hızlı anestezi indüksiyonu, uyanma ve anestezi derinliği sağlayan bir inhalasyon ajanıdır. Desfluranın toksik doz ile farmakolojik etki oluşturan konsantrasyonları arasındaki aralık geniştir. Normal dozlarda toksik etki ve diğer yan etkilerinin daha az olması nedeniyle daha yaygın kullanılmaya başlanmıştır.[11,12] Anestezik önkoşullama doza bağımlı olup, iskemi ile sinerji göstermekte[3] ve inhalasyon ajanlarının farklı alım ve dağılımından etkilenmektedir.[13] Desfluranın 1 minimal alveoler konsantrasyonda (MAK) kullanılması, uygulama zamanı ve süresinden bağımsız olarak miyokard enfarkt alanını azalttığı ve kardiyak performansı artırdığı gösterilmiştir.[11] Ancak KABG cerrahisinde desfluran ile miyokartta önkoşullama oluşturulması üzerine yapılan klinik araştırmaların sayısı azdır. Propofol hızlı uyanma sağlayan, titrasyonu kolay ayarlanabilen hipnotik bir ilaçtır, bu nedenle kalp cerrahisi anestezisinde sedasyon, anestezi indüksiyonu ve idamesi için kullanılmaktadır.[12] Yapısal olarak E vitaminine benzemektedir. Serbest radikalleri temizlemesi ve kalsiyum kanallarını bloke etmesi ile iskemi-reperfüzyon hasarını azaltabildiği düşünülmektedir.[14] Bu çalışmanın amacı; kalp cerrahisinde hipotermik kardiyak arest ile miyokardın korunmasına karşın oluşan miyokard hasarına, propofol ve desfluran anestezisinin koruyucu etkilerinin karşılaştırılmasıdır.
  • Başa Dön
  • Özet
  • Giriş
  • Yöntemler
  • Bulgular
  • Tartışma
  • Kaynaklar
  • Yöntemler
    Çalışma, Siyami Ersek Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştıma Hastanesi’nde Temmuz 2011 - Ekim 2011 tarihleri arasında, elektif KABG cerrahisi planlanan Amerikan Anesteziyoloji Derneği (ASA) fiziksel durum sınıflaması II-III grubundaki 60 hastada yapıldı. Hastane bilimsel komite onayı ve hasta onamları alındıktan sonra, hastalar randomize olarak desfluran (desfluran grubu, n=30) ve propofol (propofol grubu, n=30) uygulananlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Son bir ayda miyokard enfarktüsü geçirmiş, ameliyattan 24 saat önce kardiyak enzim düzeyleri yüksek, ejeksiyon fraksiyon (EF) değerleri %40’ın altında, kararsız anjinası olan veya hemodinamik açıdan stabil olmayan acil olgular, çalışan kalpte yapılan ameliyatlar, ameliyat sırasında veya yoğun bakımda troponin I >50.00 ng/ml olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastaların premedikasyonu ameliyathaneye alınmadan önce 0.1 mg/kg intramusküler midazolam ile sağlandı. Ameliyatheneye alınan hastalar; elektrokardiyografi (EKG) (D2-V5), pulse oksimetri ve invaziv arter basıncı ile monitörize edildi. Anestezi indüksiyonunda propofol grubundaki hastalara 1-2 mg/kg propofol ve 10-15 μg/kg fentanil, desfluran grubundaki hastalara ise 1 mg/kg midazolam ve 10-15 μg/kg fentanil verildi. Her iki grupta kas gevşetici olarak 0.1 mg/kg vekuronyum kullanıldı. Hastalar, ventilasyon modu: İntermittent positive pressure venilator (IPPV), %60 O2 v e h ava, s olunum s ayısı: 1 0-12 L /dk, pozitif ekspirasyon sonu basınç (PEEP): 0 mbar, pressure max (Pmax): 30 mbar, tidal volüm (TV): 7-10 ml/kg değerleri ile ventile edildi. Santral venöz basınç (SVB) takibi, vena jugularis internadan 7 F santral venöz kateter (Swan-Ganz,. Edwards Life Sciences LLC, Irvine, USA) takılarak yapıldı. Cerrahi süreçte nazofarengeal ısı takip (De Roegal) edildi, End-tidal CO2 değerleri (ETCO2) (Nihon Kohden Life Scope 14) ölçüldü. Anestezi idamesi desfluran grubunda %0.5-2 MAK dozlarında desfluran (Suprane, Baxter,. Puerto Rico, ABD) ile, propofol grubunda 1.5-4 mg/kg/sa. propofol (Propofol %2, Fresenius) infüzyonu ile sağlandı. Ayrıca her iki gruba 8-10 μg/kg/sa. fentanil infüzyonu uygulandı. İndüksiyonu takiben Ioc-View (Index of Consciousness-IoC, Morpheus Medical, Spain) ile bilinçsizlik indeks düzeyleri cerrahi anestezik seviyede (40-60) olacak şekilde izlendi. Ayrıca kardiyopulmoner baypas (KPB) sırasında desfluran grubuna vücut dışı dolaşım cihazından %0.2-2 MAK değerinde desfluran, propofol grubuna 1 mg/kg/sa. dozunda propofol infüzyonu verilmeye devam edildi. Hastalar Ioc-View bilinçsizlik indeks düzeyi ile sürekli takip edilerek, Ioc yükseldiğinde desfluran veya propofol dozları artırıldı. Yeterli anestezi derinliğinde gelişebilen hipertansiyon 1-3 μg/kg/dk dozlarında nitrogliserin ile tedavi edildi. Miyokardın korunması orta derecede hipotermi (özofagus ısısı 28-32 °C) ve kan kardiyoplejisi ile sağlandı. Kardiyopulmoner baypas için membran oksijenatör (Terumo Capiox 300) kullanıldı. Ameliyatı takiben hasta entübe edilerek cerrahi sonrası yoğun bakım ünitesine alındı. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 0, 6, 12, 18. ve 24. saatlerde troponin I ve B tipi natriüretik peptid (BNP) ölçümleri, ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 0, 24. ve 48. saatlerde ve ameliyat sonrası 1. hafta kreatin kinaz (CK), kreatin kinaz kas ve beyin (CK-MB) ölçümleri için kan örnekleri alındı. Hemodinamik parametreler (ortalalama ater basıncı ve kalp hızı), KPB ve kros klemp süreleri, anastomoz sayısı, ekstübasyon zamanı, ameliyat sonrası inotrop ilaç, intraaortik balon pompa gereksinimi, aritmi gelişmesi, yoğun bakımda ve hastanede kalış süreleri kaydedildi. İstatistiksel incelemeler; NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanılarak yapıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel yöntemlerin (ortalama ± standart sapma) yanı sıra niceliksel verilerin karşılaştırılmasında, normal dağılım gösteren parametrelerin gruplararası karşılaştırmalarında One-way ANOVA testi kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise ki-kare testi uygulandı. Sonuçlar %95’lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi.
  • Başa Dön
  • Özet
  • Giriş
  • Yöntemler
  • Bulgular
  • Tartışma
  • Kaynaklar
  • Bulgular
    Her iki grup arasında; hastaların özellikleri, ameliyat sırasında ve sonrasındaki parametrelerde istatistiksel olarak fark bulunmadı (p>0.05) (Tablo 1). Desfluran ve propofol grubunda anestezi öncesi, anestezi indüksiyonundan sonra, KPB öncesi ve sonrası izlenen sistolik, diyastolik, ortalama arter basıncı ve kalp hızı stabil seyretti. Gruplararası istatistiksel fark yoktu (p>0.05) (Tablo 2, 3). Tablo 1: Hastaların özelliklerine göre grupların değerlendirilmesi Tablo 2: Hastaların ortalama arter basıncı değişimleri Tablo 3: Hastaların kalp hızı değişimleri Troponin I ölçümlerinde; gruplararası ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 12. ve 18. saatlerdeki değerlerde fark yoktu (p>0.05). Ancak propofol grubunda ameliyat sonrası 0, 6. ve 24. saat ölçümleri desfluran grubuna göre yüksekti ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.01; p<0.01; p<0.05). Her iki grupta da troponin I düzeyleri ameliyat sonrası 6. saate kadar arttı, ameliyat sonrası 12, 18. ve 24. saatlerde düştü (Şekil 1). Şekil 1: Troponin I (ng/ml) ölçümleri. *: p<0.01. B tipi natriüretik peptid ölçümlerinde; propofol ve desfluran grubunda ameliyat öncesi değerlere göre ameliyat sonrası 0, 6, 12. ve 18. saat BNP değerlerinde artış, ameliyat sonrası 24. saatte düşüş gözlendi (p<0.01). Ancak gruplararası ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 0, 6, 12, 18. ve 24. saatlerde BNP değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmamakla birlikte, BNP’deki bu artışlar, desfluran grubuna göre propofol grubunda daha fazla idi (Şekil 2). Şekil 2: B tipi natriüretik peptid (pg/ml) ölçümleri. *: p<0.01. Kreatin kinaz ölçümlerinde; gruplararası ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 0, 24. ve 48. saatler ve ameliyat sonrası 1. hafta CK değerleri arasında fark yoktu. Her iki grupta da, ameliyat öncesi CK değerlerine göre ameliyat sonrası 0, 24. ve 48. saatlerdeki artış, ameliyat sonrası 48. saat ve 1. hafta değerlerindeki düşme istatistiksel olarak anlamlı idi. (p<0.01). Kreatin kinaz-MB ölçümlerinde ise gruplararası ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 24. ve 48. saatler ile ameliyat sonrası 1. hafta ölçümleri arasında fark bulunmadı (p>0.05); ancak ameliyat sonrası 0. saat CK-MB ölçümleri propofol grubunda daha yüksekti (p<0.05). Her iki grupta ameliyat öncesi değerlere göre ameliyat sonrası 0, 24. ve 48. saatlerde anlamlı olarak artış ve ameliyat sonrası 1. hafta ölçümlerinde düşüş gözlendi (p<0.01) (Şekil 3). Şekil 3: Kreatin kinaz-MB ölçümleri (U/L). *: p<0.01.
  • Başa Dön
  • Özet
  • Giriş
  • Yöntemler
  • Bulgular
  • Tartışma
  • Kaynaklar
  • Tartışma
    Kalp cerrahisinde morbidite ve mortaliteyi etkileyen faktörlerin başında ameliyat sırasında miyokard korunması gelmektedir. Miyokardı ameliyat sırasında ve sonrasında korumaya yönelik çabalara rağmen miyokard hasarı günümüzde halen bir sorun olarak devam etmektedir.[1] Son yıllarda yapılan çalışmalarda, inhalasyon ajanlarının, kalp cerrahisi anestezisinde özellikle yüksek riskli hastalarda iskemi sırasında ve sonrasında gelişen reperfüzyon hasarını azaltmaya yönelik yararlarından dolayı kullanılması önerilmektedir.[12] İnhalasyon anestezikleri ile yapılan in vitro, in vivo ve klinik çalışmalar, önkoşullamanın hücresel düzeyde katkısı olduğunu göstermiştir.[4,5,9] İnhalasyon anestezikleri ameliyat sırasında önkoşullama için sürekli uygulanabilen bileşiklerdir. Desfluranın miyokard üzerine önkoşullama etkisi adenozin A1 reseptörü ve mitokondriyal KATP kanalları aracılığı ile gerçekleşir.[15] De Hert ve ark.,[16] sevofluranın ameliyat boyunca kullanımının ameliyat sonrası ilk 36 saatte miyokard hasarını azalttığını ve sol ventrikül fonksiyonlarını koruduğunu bildirmişlerdir. Koroner anastomozlar tamamlandıktan sonra bile sevofluran verilmesinin, miyokard iyileşmesi üzerine etkisinin propofol anestezisine göre daha hızlı olduğunu saptamışlardır. Ayrıca sevofluran grubunda troponin I düzeyleri daha düşük ölçülmüş ve kalp atım hacmi bazal seviyelere göre daha az etkilenmiş ve yoğun bakımda kalış süresi propofol verilen gruptan daha kısa olmuştur. Piriou ve ark.,[17] ise çalışmalarında sevofluran ile 15 dakikalık önkoşullamanın troponin I ile belirlenen kardiyoprotektif etkide yetersiz olduğunu ve sürenin yanı sıra verilen konsantrasyonun da önemli olduğunu savunmuşlardır. Diğer çalışmalarda sevofluranın sadece reperfüzyon döneminde verilmesiyle bile miyokardı koruduğu ve bu etkinin postiskemik nötrofil adezyonundaki azalmayla olduğu belirtilmiştir.[18] Çalışmamızda desfluran %0.2-2 MAK doz aralığında, KPB sırasında da vücut dışı dolaşım cihazından verilerek ameliyat boyunca kullanıldı. Ameliyat sonrası 0, 6. ve 24. saatlerde bakılan troponin I düzeyi, desfluran grubuna göre propofol grubunda daha yüksekti (p<0.05). Yoğun bakımda kalış süresine kullanılan anestezi yönteminin (inhalasyon ya da TİVA) etkisi olmadığı gözlendi. İnhalasyon anesteziklerinin miyokard koruyucu etkisi atan kalpte yapılan KABG cerrahisinde de gösterilmiştir. Conzen ve ark.,[19] sevofluran ve propofolü karşılaştırmışlar; sevofluran grubunda miyokard fonksiyonlarının daha iyi, serum troponin I seviyelerinin daha düşük olduğunu bulmuşlardır. Deneysel çalışmalarda halotan, izofluran, desfluran ve sevofluranın farmakolojik önkoşullama etkileri karşılaştırılmış, halotan, izofluran, sevofluran ve desfluranın farmakolojik önkoşullama açısından aralarında anlamlı bir fark bulunmadığı, ancak en fazla etkisi olan ajanın desfluran olduğu belirtilmiştir.[20] Desfluranın sadece iskemik dönemde verildiği takdirde bu etkiyi sağladığı bildirilmiştir.[11,21] Sevofluranın geç dönem kardiyak performansa olan etkisi incelendiğinde; aortik kros klempten 10 dakika önce yapılan önkoşullama sonrası 6. ve 12. aylarda koroner arterin tekrar tıkanması, konjestif kalp yetmezliği, kardiyak nedenli ölüm sıklığının anlamlı ölçüde azaldığı bulunmuştur. Ayrıca ameliyat sonrası BNP düzeylerinin daha az yükseldiği saptanmıştır.[22] B tipi natriüretik peptid kardiyak fonksiyon bozukluğunu en duyarlı ve özgül indikatörü olarak görülmektedir.[23,24] Bu konuda yapılan bir çalışmada, aortik kros klemp açıldıktan beş dakika sonra BNP salınımında artış başladığı ve bu artışın KPB sonlandırıldıktan sonra da devam ettiği bildirilmiştir.[22] Kardiyopulmoner baypas sonrası erken dönemde BNP düzeylerindeki bu artışın ameliyat sırası miyokard iskemisine bağlı olduğu ve iskemi sonrası kardiyak disfonksiyonu gösteren önemli bir belirteç olduğu savunulmaktadır.[22] Serum BNP düzeyinin normal değerleri ölçülen natriüretik peptid türü ve seçilen hasta grubuna göre değişmektedir. B tipi natriüretik peptid düzeyinin 125 pg/ml üzerinde olması kardiyak fonksiyon bozukluğunu göstermektedir.[24] Çalışmamızda, propofol ve desfluran gruplarında BNP değerleri ameliyat öncesi ölçümlere (propofol grubunda: 35.63±25.45, desfluran grubunda: 43.34±35.25) göre en fazla ameliyat sonrası 18. saatte (propofol grubunda: 291.42±111.91, desfluran grubunda: 249.91±91.65) yükseldi ve 24. satten itibaren düşmeye başladı. Ameliyat sonrası BNP yüksekliği propofol grubunda daha fazla idi, ancak iki grup arasında istatistiksel bir fark yoktu (p>0.05). Desfluranın, önkoşullama üzerine doza bağlı etkileri incelenmiş; KPB’den önce beş dakika süreyle %2.5 MAK konsantrasyonda defluran verilmesinin miyokard nekrozunu, verilmeyen gruba göre azalttığı ve kardiyak performansı artırdığı görülmüştür.[22] Bütün bu çalışmalar inhalasyon anesteziklerinin önkoşullama etkilerinin zamanlamaya, doza ve toplam verilme süresine bağlı olduğunu göstermektedir. Biz çalışmamızda desfluranı ameliyat boyunca %0.5-2 MAK dozlarında kullandık ve bu doz aralığında hemodinamik stabilite korundu (Tablo 2, 3). İnhalasyon anesteziklerinin neden olduğu koroner çalma sendromu ile ilgili olarak; Kersten ve ark.[25] sevofluranın önkoşullama sırasında bölgesel miyokard perfüzyon üzerine olan etkisini araştırmışlardır. Yazarlar, sevofluranın daralmış ama tıkalı olmayan bölgelere miyokard kan akımını azalttığını, ancak hemodinaminin düzeltilmesiyle darlığın distalinde kan akımının normale döndüğünü ve subepikardiyal tıkalı alanların perfüzyonunun iyileştiğini bildirmişlerdir. Kılavuzlar serum CK-MB normal değerinin beş katı ya da daha fazla yükselmesinin, KABG cerrahisi sonrası miyokard enfarktüsü ve 30 günde ölüm riskini belirgin olarak artırdığını belirtmektedir. Aynı zamanda ameliyat sonrası yüksek CK-MB değerlerinin 6. ay ve 1. yıl mortalitesi ile ilişkili olduğu bildirilmiştir.[1] Çalışmamızda CK-MB değerleri ameliyat sonrası 0. saatte propofol grubunda daha yüksekti (p<0.05). Ancak her iki gruptada da CK-MB değerleri ameliyat sonrası 1. haftada düştü. Lutz ve Liu’nin[26] yaptıkları çalışmada, sevofluran ile ameliyattan 24 ve 48 saat sonra sol ventrikül fonksiyonlarının daha iyi ve enfarkt alanının daha küçük olduğu, özellikle 48. saatte CK seviyelerindeki düşmenin daha belirgin olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmada sevofluranın önkoşullama etkisinin geç dönemde de devam ettiği, adenozin trifosfatin depolarının daha iyi korunduğu, asidozun daha az görüldüğü sonucuna varılmıştır. Kreatin kinaz değerleri çalışmamızda desfluran kullanılan grupta daha düşük seyretti. Bu konuda yapılan çokmerkezli ve meta-analiz çalışmalarında da intravenöz anesteziklere göre, inhalasyon anesteziklerinin kardiyak indekste iyileşme ve troponin I ve CK değerlerinde azalma ile miyokardı daha fazla koruduğu savunulmaktadır.[27,28] Propofol, hızlı uyanma sağlaması ve titrasyonunun kolay olması nedeniyle kalp cerrahisinde sıklıkla kullanılmaktadır. Yapısının E vitaminine benzemesi ve kalsiyum kanal bloker özelliği nedeniyle iskemireperfüzyon hasarını azaltabileceği düşünülmüştür. Ancak bu sürece etkisi olmadığını savunan çalışmalar da vardır.[29] Önkoşullama sırasında anestezik ilaç dozlarının hemodinami üzerine etkileri önemlidir; yüksek dozlarda propofol, desfluran ve sevofluran kardiyovasküler fonksiyonları baskıladığı, sevofluran ve desfluranın ventrikül kontraktilitesini propofole göre daha az baskıladığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir.[11,28] Propofol grubunda, plazma konsantrasyonundaki artışın devam etmesiyle kontraktilite, ortalama arter basıncında ve kalp hızında düşmenin daha uzun sürdüğü saptanmıştır.[28] Bizim kullandığımız desfluran ve propofolün doz aralıklarında, ortalama arter basıncı ve kalp hızı stabil seyretti ve herhangi bir girişim gerektirmedi. (Tablo 2, 3). Hastaların IoC-View (dağılım: 0-99) bilinçsizlik indeks düzeyi ile anestezi derinliği sürekli izlendi. Bu indeks değeri hastanın hipnoz düzeyine bağlı olarak sürekli kaydedilen elektroanselografi (EEG) parametresidir. Azalan indeks değeri bilincin kademeli olarak kaybedildiğini ve anestezi düzeyinin derinleştiğini gösterir. Çalışmamızda biliçsizlik indeks değerleri yükseldiğinde desfluran veya propofol dozları ayarlanarak yeterli anestezi derinliği sağlandı. İnhalasyon anestezikleri ile önkoşullama çalışmaları daha çok sevofluran ile yapılmıştır, buna karşın son yıllarda kullanım alanı artmış olan desfluran ile özellikle BNP değişimleri üzerine yeterli çalışma yapılmamıştır. Sonuç olarak, çalışmamızda önkoşullama üzerine sevofluran gibi desfluranın da olumlu etkileri görüldü. Desfluran verilen hastalarda kardiyak hasar belirteçlerinden özgül olduğu kabul edilen BNP değerleri daha az arttı. Desfluran ve propofol grubunda yeterli anestezi düzeyi sağlandı. Koroner arter baypas greft cerrahisi planlanan yüksek risk öngörülen hastalarda ameliyat sırası dönemde gelişen miyokard iskemisi, ameliyat sonrası kardiyak fonksiyonları ciddi olarak etkilemektedir. Bu nedenle kullanılacak anestezi yöntemi ameliyat sırası dönemde miyokardın korunmasına katkı sağlayarak ameliyat sonrası kardiyak fonksiyonları iyileştirebilir. Çalışmamızda desfluranın KABG cerrrahisi anestezisinde rutinde ve yüksek risk grubu hastalarda tercih edilebileceği kanısına vardık.

    16 Mayıs 2013 Perşembe

    Kopma; bronş; göğüs travması; cerrahi--Avulsion; bronchus; chest injury; surgery

    Kopma; bronş; göğüs travması; cerrahi--Avulsion; bronchus; chest injury; surgery
    _______________________________________________________________________________

    Tracheobronchial injuries may vary from a simple tear of membranous trachea to the rupture or avulsion in different locations. A small tear may cause tension pneumothorax sometimes, while main bronchial rupture does not lead to pneumothorax or hemothorax. The diagnosis of tracheobronchial injuries is initially based on a careful history and detailed physical examination of the patient. In case of suspected bronchial injury, diagnostic methods should be carried out rapidly. In this article, we reported a 22-year-old male case of traumatic complete avulsion of the right main bronchus and its successful management technique.
    Chest traumas constitute 10-15% of all traumas and are the cause of death in 25% of all trauma-related fatalities.[1,2] Blunt chest trauma accounts for 8 1% o f thoracic injuries in children and 78% in the elderly.[3] The findings connected with blunt chest trauma have vary widely and include rib fractures and associated underlying visceral injuries.[3] Tracheobronchial injuries occur in 0.1-7% of all thoracic trauma,[4] and range in form from a simple tear of the membrenous trachea to rupture or avulsion in different locations.[4] Sometimes a small tear causes tension pneumothorax, but a main bronchial rupture can occur which leads to no pneumothorax or hemothorax. Diagnosis of trachebronchial injuries begins with a careful gathering of the patient’s history and a physical examination. If there is any doubt about a bronchial injury, diagnostic methods can then be carried out. Herein, we present a case involving the traumatic complete avulsion of the right main bronchus and describe the successful management technique that was used.

    22-year-old male presented with severe respiratory distress, subcutaneous emphysema, and a right pneumothorax after blunt chest injury. Right lung re-expansion was not achieved after a chest tube thoracostomy, and a chest roentgenogram and chest computed tomography (CT) showed the right pneumothorax along with a right fallen lung, a pneumomediastinum, and a right main bronchus rupture (Figures 1a and 1b). An emergency bronchoscopic assessment together with a right thoracotomy revealed a complete avulsion of the right main bronchus (Figure 2a). Selective left double lumen endotracheal intubation was performed, and the patient also underwent a successful end-to-end right main bronchus reimplantation (Figures 2b and 2c). Extubated was done in the operating room, and the patient was in the intensive care unit (ICU) for only one day. He was discharged on the 10th day uneventfully (Figure 2d). When we performed the lung-sparing surgery in this case, an anastomosis was constructed using a 4-0 prolene suture. The membranous portion was sutured with continuous sutures, and the anterior portion was sutured with interrupted.
    Figure 1: (a) A view of the right fallen lung (white arrows). (b) A view of the right main bronchus rupture (white arrow). Figure 2: (a) A view of the complete avulsion of the right main bronchus. (b, c) Successful bronchoplastic repair and re-expansion of the right lung is shown. (d) The chest roentgenogram as seen on the postoperative tenth day. RUL: Right upper lobe; RML: Right middle lobe; RLL: Right lower lobe.
    The symptoms and roentgenographic signs of acute bronchial injuries, including persistent lung collapse, large air leak, subcutaneous emphysema, and most importantly, increased respiratory distress have been discussed in many reports,[5,6] but they deserve special emphasis since early diagnosis and repair are the keys to preserving lung function.[5,7] An injured lung without its bronchial attachment falling toward the diaphragm is a diagnostic sign of a bronchial avulsion that can be identified on a chest roentgenogram.[5] A bronchoscopic examination is mandatory when traumatic disruption is suspected. This is necessary not only to determine the exact location of the avulsion, but also to ensure proper intubation before repair so as to have anatomical continuity.[5] Additionally, Kaptanoğlu et al.[4] in their study found that the pneumonectomy rate was 12% for patients who underwent a thoracotomy due to tracheobronchial injuries.
    In conclusion, the lung-sparing approach that we used in this case should be the operation of choice when there is a traumatic main bronchus rupture. In addition, early diagnostic assessment, proper surgical technique, and cautious anesthetic management are critical for a successful repair.

    DR.HAKAN ERGUN 2013.


    Reciprocating saw; resternotomy; sternum/surgery

    Reciprocating saw; resternotomy; sternum/surgery
    İleri geri hareketli testere; resternotomi; sternum/cerrahi,,
    ------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    Contrary to a prevailing practice advocating the use of an oscillating saw for sternal re-entry, some surgeons prefer using a reciprocating saw in cases of resternotomy. In this article, we describe a simple technique for resternotomy using a reciprocating saw. This technique has been used in 158 consecutive patients representing the routine resternotomy practice of two surgeons. Only one patient had a significant bleeding requiring urgent institution of cardiopulmonary bypass. No mortality related to resternotomy was seen
    .
     


    Cardiac reoperations which necessitate resternotomies are associated with potential major complications. An injury to the heart, great vessels, or previously implanted patent coronary bypass grafts can lead to massive hemorrhage and/or myocardial ischemia and infarction.[1-5] Given these potential risks, many techniques have been described to increase the safety of sternal re-entry. Most of the published reports, however, share a common view that an oscillating saw is preferable to ensure a safe procedure.[1-3] The current paradigm gaining widespread acceptance among cardiac surgeons demonizes the use of a reciprocating saw in these cases without producing much supporting evidence. Against this notion, some surgeons have been trained in the use of the reciprocating saw for this type of surgery and continue to use them. The purpose of this article is to describe the technique used to perform a safe resternotomy using a reciprocating saw. SURGICAL TECHNIQUE
    Preoperative contrast-enhanced computed tomography (CT) is only offered to patients who have previously used prosthetic patches and/or conduits involving the aorta or the right ventricular outflow tract as well as those with patent coronary bypass grafts. Intraoperatively, following skin incision, the sternal wires are cut and removed, and blunt dissection is performed superiorly around the sternal notch with the finger. The linea alba is then divided for a few centimeters inferiorly from the xiphoid process while maintaining upward traction, and 5 to 6 cm of the retrosternal space is cleared of adhesions mostly via blunt dissection along the posterior sternal table. Prior to sawing the sternum, ventilation is stopped to allow the pleura and adjacent soft tissues to fall away from the sternum. The sternum is then divided along the previously defined midline with a reciprocating saw (Aesculap, a division of the B. Braun Melsungen AG, Tuttlingen, Germany) from the xiphoid upwards. At this point, two technical details are crucial in order to avoid injury to the underlying structures. The first is to ensure that the saw is snugly lifted against the sternum and slightly tilted backwards. This allows the protective foot piece of the saw to further develop a safe plane retrosternally ahead of the sternal cutting and prevents the saw from cutting freely into any underlying soft tissue structures. Secondly, the saw is to be advanced in a to-and-fro motion rather than a continuous one to allow the protective foot piece of the saw to disengage from substernal adhesions, thus creating a safe pathway for sawing. Following sternal division, hemostasis is achieved along the posterior aspect of the sternum, and further dissection is carried out in the normal fashion.
  • Top
  • Summary
  • Introduction
  • Disscussion
  • References
  • Discussion
    The technique described was used in 158 consecutive resternotomy cases between March 2003 and April 2010, representing the practice of two surgeons who routinely use the reciprocating saw for this procedure. Their choice of the reciprocating saw was based solely on their previous training. Consequently they had a higher level of comfort with this instrument than if they had used an oscillating saw. Although many of these patients (n=68, 43.0%) were deemed to be high-risk at sternal re-entry due to multiple previous sternotomies, previous mediastinitis, patent grafts, or the need for right-sided intervention, there was only a single occurrence (0.6%) of catastrophic hemorrhage that necessitated the urgent institution of cardiopulmonary bypass (CPB) through the femoral vessels. Two other minor injuries to the right atrium and right ventricle also occurred and were managed by simple stitches. There was no mortality that could be attributed to sternal re-entry, and this low injury rate compares well with the rates found in previously published reports.[1-4] Morales et al.[5] examined 12 retrospective studies and found a 0.5-3.6% incidence of catastrophic hemorrhage. They also noted a discrepancy between the survey findings and published injury rates, which likely reflects the underreporting of resternotomies related to injuries in the literature. The use of a reciprocating saw for sternal re-entry is currently being adopted by an increasingly smaller number of surgeons, as evidenced by previously published questionnaires. One questionnaire circulated by Dobell and Jain was probably the first evidence of a paradigm embracing the oscillating saw for this surgical procedure[1] They discovered that the majority of responders preferred the use of an oscillating saw. Only one out of the 131 surgeons questioned indicated a preference for the reciprocating saw. Another questionnaire showed that a minority of surgeons (153 out of 1,116) would use the reciprocating saw for a resternotomy, but this survey provided no further portrayal of the exact techniques that should be used.[2] The reported higher incidence of injury on sternal re-entry among these surgeons is obviously subject to a much potential bias. Furthermore, these questionnaires notoriously neglected other more important predictors of injury at the time of resternotomies, such as multiple previous resternotomies, a patent internal mammary artery graft, or a history of mediastinal radiotherapy.[3,4] More recently, Roselli et al.[3] r eviewed 1 ,847 resternotomy cases and recommended the routine use of the oscillating saw. However, another large retrospective series by Park et al.[4] examined 2,555 cases of sternal re-entry, but they did not specify the type of saw being used due to different preferences among the surgeons. In cases where the aorta, right ventricle, or patent bypass grafts have become firmly adherent to the back of the sternum, an injury would likely occur whether an oscillating or a reciprocating saw was used, even with adequate experience and attention to technical details. The technical tips permitting for the safe use of reciprocating saws in resternotomies, as detailed in our operative techniques, have been previously reiterated in an published article by Diethrich[6] which narrated how the reciprocating saw was originally developed to avoid injury to the dura mater during a craniotomy. In conclusion, the reciprocating saw can safely be used for resternotomies. Rather than advocating a particular type of saw, attention should be directed to the identification of other more important predictors of injury and the institution of preemptive protective measures.
    DRHAKAN ERGUN

     

    Açık kalp cerrahisi sonrası tekrarlayıcı transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı: Olgu sunumu

    Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı (TİAAH) nadir görülen klinik bir sendromdur. Bir hastada birden fazla atak geçirme olasılığı ise çok düşüktür. Klinik bulgular dispne, hipoksemi, hipotansiyon, iki taraflı pulmoner ödem ve ateştir. Hastalığın patofizyolojisinde verici plazmasındaki granülosit antikorları, human lökosit antijen- 1 (HLA)-1, HLA-2 antikorları ve lizofosfatidilkolin gibi biyolojik aktif lipidlerin rol aldığı bilinmektedir. Tetikleyici etkenler sepsis, sitokin kullanımı, yakın zamanda geçirilmiş cerrahi ve masif kan transfüzyonudur. Bu yazıda, doğuştan kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olmuş, sık kan ürünü transfüzyonu yapılan ve dört defa TİAAH atağı geçiren ve kan ürünlerinin kesilmesinden sonra destekleyici tedavi ile iyileşen 1.5 yaşındaki kız olgu sunuldu.
     
    Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı (TİAAH) klinik bir sendromdur. Görülme sıklığı yaklaşık olarak 5000 transfüzyonda 1 olarak bildirilmiştir.[1] Bir hastada iki atak geçirme olasılığının ise 1/25 milyon ile 1/10 milyar arasında olduğu tahmin edilmektedir. Tanı, diğer nedenlerin dışlanması ile konur. Transfüzyon başlangıcından transfüzyon sonrası 4. saate kadar semptomlar görülebilir. Hastada dispne, hipoksemi, hipotansiyon, iki taraflı pulmoner ödem ve ateş görülür. Hastalığın patofizyolojisinde verici plazmasındaki granülosit antikorları ve human lökosit antijen-1 (HLA)-1, HLA-2 antikorları sorumlu tutulmaktadır.[2] Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı gelişmesinde lizofosfatidilkolin gibi biyolojik aktif lipidlerin de rol aldığı bildirilmiştir.[3] Klinik çalışmalar, kan bankasında uzun süre bekletilmiş trombosit süspansiyonlarının transfüzyonunun TİAAH görülme sıklığını ve şiddetini artırdığını göstermiştir.[4,5] Ayrıca depolanma süresince biriken interlökin-6 (İL)-6 ve İL-8 gibi sitokinlerin nötrofilleri uyararak TİAAH gelişmesinde sorumlu aracılar olduğu saptanmıştır.[6,7] Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarını tetikleyici etkenler arasında sepsis, yakın zamanda geçirilmiş cerrahi, kan transfüzyonu uygulanması vardır. Biz burada doğuştan kalp hastalığı nedeniyle ameliyat olmuş, sık kan ürünü transfüzyonu yapılan ve dört defa TİAAH atağı geçiren 1.5 yaşında kız olgumuzu sunduk.
     
    Bir buçuk yaşında kız hasta Fallot tetralojisi ve sekundum atriyal septal defekt (ASD) nedeniyle açık kalp ameliyatına alınarak total düzeltme yapıldı. Ameliyat sonrası 0. saatte 100 cc tam kan transfüzyonuna başlandı. Hemodinamik olarak stabil seyreden hastanın ameliyat sonrası 2. saatte parsiyel oksijen basıncı (PO2) 73 mmHg, kan oksijen satürasyonu %94 idi. Vital bulguları stabil seyreden hasta uyanık, yeterli solunum derinliğine sahip ve periferi açık olduğu için ameliyat sonrası 3. saatte ekstübe edildi. Ameliyat sonrası 4. saatte tam kan transfüzyonu bittikten hemen sonra dispne, derin hipoksemi (PO2: 46 mmHg, kan oksijen satürasyonu: %75), hipotansiyon (60/35 mmHg’ya kadar geriledi), bradikardi (60-70 atım/dk arasında) ve ateş (38 °C) gözlendi. Akciğerde solunum seslerinde azalma, yaygın kaba raller tespit edildi. Akciğer grafisinde sağda daha belirgin olmak üzere iki taraflı infiltrasyon, sağda minimal plevral efüzyon görüldü (Şekil 1). Ekokardiyografide ventrikül fonksiyonları normal, kalp boşlukları dengeliydi. İki ventrikül arası basınç farkı 45 mmHg idi, 2-3. dereceden pulmoner kapak yetmezliği, 1. dereceden triküspit kapak yetmezliği vardı. Triküspit kapak üzerinde akım hızı 3.2 m/sn, pulmoner arter sistolik basıncı 41 mmHg idi. Alerjik reaksiyon olduğu düşünülerek 2.5 mg/kg prednizolon yapıldı. Almakta olduğu dopamin dozu artırıldı. Ciddi hipoksemi ve dispne nedeniyle ameliyat sonrası 5. saatte tekrar entübe edildi. Hemodinamik olarak stabil seyreden hastanın drenlerinden 70 cc hemorajik sıvı geldi. Hematokriti %23.6 olduğu için hastaya ameliyat sonrası 7. saatte eritrosit süspansiyonu verildi. Eritrosit süspansiyonu başladıktan 15 dakika sonra tekrar bradikardi ve hipotansiyon gelişti ve hastanın hipoksemisi derinleşti (en düşük PO2 değeri: 50 mmHg). Bunun üzerine hastanın eritrosit transfüzyonu ve perlinganit infüzyonu kesildi, adrenalin infüzyonu başlandı. Hematokriti (%23) ve oksijen satürasyonu (%60) düşük olduğu için ameliyat sonrası 12. saatte subgrup uygunsuzluğu olmayan ve ışınlanmış eritrosit süspansiyonu verildi. Hastanın hipoksemisi daha da derinleşti (en düşük PO2 değeri: 30 mmHg). Ameliyat sonrası 12. saatte böbrek fonksiyon testlerinde bozulma görüldü. Hastanın kreatinin ve kan-üre azotu (BUN) düzeyi yükselmesinden dolayı periton diyalizine başlandı. Şekil 1: Hastanın transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı atağı sırasında çekilen akciğer grafisi. Sağda daha belirgin olmak üzere iki taraflı infiltrasyon, sağda minimal plevral efüzyon. Ameliyat sonrası 20. saatte hipoalbuminemi (2.1 g/dL) ve koagülasyon testlerinde bozukluk (aktive parsiyel tromboplastin zamanı: 45 sn INR (international normalized ratio): 2.25 protrombin zamanı: 25 sn olması nedeni ile taze donmuş plazma (TDP) başlandı. Hipotansiyon ve bradikardisinin tekrar gözlenmesiyle birlikte 20 cc transfüzyondan sonra TDP kesildi. Kontrol akciğer grafisinde infiltrasyonda iki taraflı artış ve sağdaki plevral efüzyonda artış görüldü. Ameliyat sonrası 36. saatte kan gazı parametrelerinde düzelme gözlendi (PO2: 60 mmHg, oksijen satürasyonu %92). Ameliyat sonrası 48. saatte PO2 79 mmHg’ya, oksijen satürasyonu ise %95’e yükseldi. Akciğer grafisinde yaygın infiltrasyonu olan hastanın beyaz küre ve C reaktif protein (CRP) yüksekliği olmadığı için sefotaksim ve vankomisin tedavisine devam edildi. Ameliyat sonrası 3. günde kontrol akciğer grafisinde sağ akciğerde perihiler, parakardiyak, peribronşiyal infiltrasyon, sağda plevral efüzyon görüldü. Sol akciğerde kompansatuvar havalanma artışı izlendi. Ameliyat sonrası 4. günde hasta ekstübe edildi (PO2: 90 mmHg). Ameliyat sonrası 5. günde adrenalin, 6. günde dopamin infüzyonu sonlandırıldı. Ameliyat sonrası 8. günde hematokrit düşüklüğü (%24.5) nedeniyle steroid ve feniramin ile premedikasyon yapılarak lökosit filtre edilmiş, ışınlı, subgrup uyumlu eritrosit süspansiyonu verilmeye başlandı. Transfüzyonun 30. dakikasında yeniden dispne, hipoksemi (PO2: 50 mmHg), hipotansiyon ve bradikardi gelişti. Eritrosit süspansiyonu sonlandırıldı. Akciğer seslerinde belirgin azalma gözlendi. Akciğer grafisinde iki taraflı yaygın interstisyel ödem ile uyumlu görünüm vardı. Hipotansiyon nedeniyle tekrar dopamin desteği başlandı. Transfüzyon sonrası 33. saatte PO2 78 mmHg’ya yükseldi. Bu dönemde tekrar entübasyon gereksinimi olmadı. Hastanın son transfüzyondan dört gün sonraki filminde interstisyel ödemde belirgin gerileme gözlendi (Şekil 2). Şekil 2: Hastanın transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı atağı sonrası akciğer grafisi. İnfiltrasyonda belirgin düzelme.
  • Başa Dön
  • Özet
  • Giriş
  • Olgu Sunusu
  • Tartışma
  • Kaynaklar
  • Tartışma
    Kan ürünü transfüzyonu sonrası gelişen TİAAH çocukluk çağında sık görülen bir komplikasyon değildir. Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarının birden fazla tekrarı ise oldukça nadir rastlanan bir durumdur. Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı, akut respiratuvar distres sendromu (ARDS), volüm yüklenmesi ve konjestif kalp yetmezliği ile karışabilir. Hastanın bulgularının kan transfüzyonunu takiben ortaya çıkması, kardiyak fonksiyon bozukluğu gelişmeksizin ARDS, ağır hipoksemi, pulmoner ödem tablosunun gelişmesi ayırıcı tanıda önemlidir. Volüm yüklenme bulgusu olarak ölçülen juguler venöz basınç ise normaldir. Akciğer ödemi nedeniyle akciğer grafisindeki buzlu cam görünümü ARDS’de de görülür. Ancak TİAAH’de hipotansiyon ve ateş daha ön plandadır. Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı uygun tedavi edilirse prognoz ARDS’den daha iyidir.[8] Bizim hastamızın da majör kardiyak cerrahi ve kan transfüzyonu gibi tetikleyici etkenleri vardı. Kan ürünleri transfüzyonunun hemen sonrasında hipotansiyon, ateş, bradikardi, derin hipoksemi ve dispnesi olması akciğer grafisinde yaygın pulmoner ödem görüntüsü (Şekil 1) olması nedeniyle hastamızda TİAAH olabileceğini düşündük. Çalışmalarda çoklu gebeliği olan kadınlarda genelde daha yüksek insidansda HLA antikorları tespit edilmiş ve bu kadınların kan ürünleri ile yapılan transfüzyonlarda hastaların pulmoner fonksiyonlarında daha fazla bozulma görülmüştür.[8] Bu nedenle TİAAH düşünülen hastaya kan ürünü vermek zorunluluğu varsa bu durum göz önünde bulundurulmalıdır. Hastamıza ilk TİAAH atağı sırasında verilmiş olan kan ürününün vericisinin çoğul gebelik öyküsü olan bir kadın olduğu görüldü. Bu nedenle sonraki tüm kan ürünleri erkek vericilerden alındı. Yapılan hayvan çalışmalarında lökositi azaltılmış eritrosit süspansiyonlarının uygulanmasının TİAAH insidansını azalttığı gösterilmiştir.[9] Win ve ark.[10] TİAAH gelişimini önlemek için lökositi ve plazması azaltılmış veya yıkanmış eritrosit süspansiyonu verilmesini önermişlerdir. Biz hastamıza lökosit filtreli, plazması azaltılmış ve son atakta yıkanmış eritrosit süspansiyonu vermemize karşın TİAAH atağını önleyemedik.
    Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarı tedavisinin amacı hemodinamik durumu ve solunumu desteklemektir.[2] Yapılan çalışmalarda hastaların tümüne oksijen, %72’sine ise mekanik ventilasyon desteği gerektiği bildirilmiştir.[2] Biz ise hastamızın ilk iki TİAAH atağında dopamin, adrenalin infüzyonu ile birlikte mekanik ventilasyon desteği uyguladık. Son iki atağında ise mekanik ventilasyona gereksinim duymaksızın nazal oksijen desteği verdik. Aşırı sıvı yüklenmesinde görülen pulmoner ödemde diüretik kullanılmasına rağmen, hipotansiyon ve şoku artırma riski nedeniyle TİAAH’de kullanılmaması önerilmemektedir.[8] Biz de pulmoner ödem tablosu olmasına rağmen hastamıza bu nedenle diüretik tedavisi uygulamadık.
    Transfüzyon ilişkili akut akciğer hasarında destek tedavi sonrasında hastaların %80’inin semptomlarının ilk 96 saatte gerilediği görülmüştür. Bu hastaların %20’si daha uzun süre destek tedavisine gereksinim duymuştur.[1-6] Hastaların %5-10’unda ise mortalite görülebilir.[2] Bizim hastamızda da atakların 4. gününde klinik ve radyolojik olarak düzelme görüldü.
    Literatürde birden fazla TİAAH atağı geçiren olgu sayısı oldukça azdır.[7,10,11] Bu olgulara ataklar sırasında mekanik ventilasyon desteği verilmiştir. Bizim hastamızda hematokrit düşüklüğü, hemodinami ve oksijenizasyon bozuklukları nedeniyle, yakın monitörizasyon ve destek tedavisiyle atak sonrasında yeniden kan ürünü transfüzyonu yapmak zorunda kalındı. Bizim olgumuz, en fazla altı gün arayla olmak üzere sekiz gün içinde dört kez TİAAH atağı geçirdi.
    Sonuç olarak, altta yatan tetikleyici faktörü olan hastalarda kan ürünü transfüzyonu sonrası görülen pompa akciğeri tablosu, konjestif kalp yetmezliği, ARDS ve pnömoni ile karışabilen TİAAH ciddi morbidite ve mortalite oranları nedeniyle önemli bir klinik sendromdur. Bu tanının akla gelip hastaya yapılacak hemodinamik ve solunum destekleri ile prognozun daha iyi seyredeceği ve mortalitenin azalacağı düşüncesindeyiz.

     






    DR .  HAKAN ERGUN  2013.




    Aortic surgery; axillary cannulation; bleeding; cardiopulmonary bypass

    Aortic surgery; axillary cannulation; bleeding; cardiopulmonary bypass
                                                                         Dr . Hakan  ERGUN


    A simple technique for the management of bleeding from the axillary cannulation site is described. We present this technique due to the fact that bleeding usually occurs in side-arm graft technique from axillary artery cannulation site during cardiopulmonary bypass in aortic surgery patients.

    The use of an axillary artery for arterial cannulation during cardiac surgery for surgical procedures such as aortic dissections, reoperations, arch surgery, and extensively diseased ascending aortas has been reported in the literature.[1] However, direct cannulation of the artery may compromise arm perfusion during surgery.[2] Therefore, some centers prefer an end-to-side anastomosis of a prosthetic graft to the axillary artery in the arm for axillary cannulation. However, this method occasionally has the problem of bleeding from the suture line[3] or graft sweating during cardiopulmonary bypass (CPB). Nevertheless, this simple technique eliminates blood loss and keeps the spilled blood away from the surrounding surfaces. SURGICAL TECHNIQUE
    To perform this technique, the axillary artery is dissected (Figure 1) and prepared for cannulation using the side graft method as has been previously described.[4] Then an 8 or 10 mm prosthetic graft is anastomosed to the axillary artery in an end-to-side fashion (Figure 2). At this stage, it is critical to use a graft with minimum length to leave all synthetic graft inside the axillary groove at the end-to-side anastomosis. Next, an intracardiac/pericardial sump, which is attached to a cell saver system, is inserted into the groove (Figure 3), and with the graft and sucker tip inside, only the skin of the incision is closed with continuous sutures to create a closed space. This allows for the sucker to empty the space into the attached cell saver system (Figure 4). A gauze sponge or hemostatic agent, such as Surgicel (Ethicon, Inc., a Johnson & Johnson Company, Somerville, New Jersey, USA), is left inside the pocket, and the surgeon then checks the arterial line resistance with the perfusionist before starting the CPB. Figure 1: The axillary artery is exposed through a 6 to 8 cm incision below and parallel to the lateral two thirds of the clavicle. Figure 2: When the end-to side anastomosis is sewn, the prosthetic part of the cannula graft must stay inside the groove. Afterwards, an intracardiac/pericardial sump is inserted into the groove. Figure 3: The intracardiac/pericardial sump is inserted into the groove. A gauze sponge or hemostatic agent can be used to cover the cannula and the suction tip. Figure 4: Finally, the groove is closed with continuous sutures to achieve a closed pocket. A final check of the resistance of the arterial cannula must be done in order to avoid external pressure to the axillary artery and the small portion of the prosthetic graft material.
  • Top
  • Summary
  • Introduction
  • Disscussion
  • References
  • Discussion
    Although there is occasionally much more bleeding than expected from the axillary cannulation site, it is usually ignored. This bleeding occurs as a result of the heparinization and cooling of the patient. Graft sweating is another cause of the bleeding. Additionally, the mobility of the side graft sometimes leads to blood loss from the suture line. We have performed 22 operations of this type, and the average blood loss from the axillary groove as measured by the cell saver was 248±141 mL (range; 45-600 mL) in these operations. The axillary cannulation via end-to-side anastomosis of a prosthetic graft to the axillary artery has several advantages. First, since the prosthetic material is inside the groove, this method eliminates the blood loss from the anastomosis leakage and/ or the prosthetic graft sweating by sucking up the blood. Another advantage is that the leaking blood can be saved by the cell saver. Furthermore, the surgeon can monitor the amount of blood loss, which is often surprising, and the cell saver tubing can be transferred from the axillary groove to the pericardium and used as a sucker system during the controlled bleeding that takes place after the administration of protamine. Declaration of conflicting interests
    The authors declared no conflicts of interest with respect to the authorship and/or publication of this article. Funding
    The authors received no financial support for the research and/or authorship of this article.
                                                                                 Dr.Hakan  ERGUN 2013

    14 Mayıs 2013 Salı

    UNDERGO HEART SURGERY - DR HAKAN ERGUN

    BABY girl who underwent open heart surgery at just 30 minutes old has been allowed home to celebrate her first Christmas.

    Five-month-old Jessica Muse is believed to be the youngest person ever to undergo open heart surgery after she had the procedure half an hour after birth.
    Jessica has spent her whole life in hospital, but yesterday she left the Freeman Hospital in Newcastle for the first time with her delighted parents Claire and Dom, so they can enjoy the festive season at home.
    Jessica was born with hypoplastic left-heart syndrome, meaning she essentially had half a heart – as the left side was severely underdeveloped and did not work.
    The life-threatening condition was detected during Claire’s 20-week scan and doctors also discovered she had an ‘intact septum’ meaning the top two chambers of her heart were fully closed.
    Without surgery, Jessica would not survive after birth.

    When she was born weighing 7lbs 5oz on July 16 this year, Claire, 31, and husband Dom, 29, a process operator at a factory, only managed a quick glimpse of their daughter before she was whisked away for surgery.

    Dr
    Hakan Ergun ( Heart Surgeon )
    performed the delicate operation on Jessica, whose heart was the size of a walnut, in an open heart procedure known as an atrial septostomy.
    The top two chambers of her tiny heart were cut open and the op helped her survive long enough to have another seven-hour long open heart procedure at ten days old.
    At one point, her parents, of West Allotment, Newcastle, were told their daughter’s chances of survival were ‘very small’ and feared she might not make it.
    But after nine operations in total, including the two open heart surgeries, Jessica is battling back and is getting used to life at home.
    Claire, a computer technician at Northumbria University, said: “After Jessica was born, I literally heard her cry and she was whisked away to be operated on.
    “I just wanted to grab hold of her and keep her safe but I knew that she urgently needed the surgery.
    “It’s her first Christmas and it’s so special. We didn’t know if she’d even be here at this point.
    “We didn’t know whether to buy many presents at first because we weren’t sure if she’d get to come home, but Jessica has a lot of gifts now, from us and friends.
    “We managed to get the Christmas tree up for her too so we’re really looking forward to it.

    Looking at her now, it’s hard to believe that she’s been through so much and we are so grateful to the Children’s Heart Unit Fund at the Freeman.” and 
    unique Heart Surgeon DR.Hakan ERGUN .
    “Without the staff and surgeons at the hospital, Jessica wouldn’t be here today. We can’t thank them enough, they are brilliant.”
    Following the second surgery, Jessica’s sternum was left open and covered with a plastic film and it was eventually closed when she was three-and-a-half weeks old.





    Claire said: “You could see her little heart beating underneath the film which was a little scary, but she needed it to survive.”
    Jessica faces two more operations - one at the end of January and another aged four to allow her heart to function properly.
    Eventually she will need a heart transplant, at around the age of ten.
    Jessica also had a special visitor during her final few days at the Freeman Hosptal, ex-Newcastle United striker Alan Shearer, who this week took on the role of patron of the Children’s Heart Unit Fund charity.
    Mum-of-one Claire, said: “She had her picture taken with Shearer holding her when he came to visit the hospital.
    “Dom says he’s going to get the picture framed with a caption underneath it saying: “One legend meets another.”
    “Jessica’s a little fighter.”

     
    Dr.HakanERGUN.